|
HAZIMSIZLIK
Hazımsızlık Şikayetleri:
Hazımsızlık,
bir beslenme bozukluğunun işareti olduğu gibi; bir sindirim sistemi
hastalığının da işareti olabilmektedir. Hazımsızlığın belirtilerini
şöyle sıralayabiliriz:
*
Midede dolgunluk hissi.
*
Midede ağrı ve yanma.
*
Karında şişlik, geğirme ve gaz çıkarma.
*
Kabızlık. Nadir durumlarda ishal.
Hazımsızlığın
birinci sebebi, yiyeceklerin ağızda iyi çiğnenmemesidir. Bir münakaşa
ve ruhi gerginlik sırasında yenen yemeklerde, bolca hava yutulmakta;
yiyecekler acele ile iyice parçalanmadan yenmekte, en önemlisi
sinir sisteminin dengesi bozulduğundan ifrazat bezleri yeterince
çalışmamaktadır.
öyle
İse:
*
Sinirli iken yemeğe oturmayınız.
*
Ağzınıza aldığınız lokmayı iyice çiğnemeden yutmayınız.
Hazımsızlığın
bir diğer sebebi, bol yağlı ve nişastalı (hamur işi) yemeklerle
beslenmedir. Bunlar hazmı zor yiyecekler olup, mide ve barsaklarda
fazla beklemektedirler. Kabızlığın sebebi de bunların barsaklarda
fazla beklemesidir. “Barsak tembelliği” dediğimiz hastalığın ortaya
çıkış sebebi de yine hazmı zor yiyeceklerle beslenmedir.
öyle
İse:
*
Yağlı ve unlu yemekleri tıka basa yemeyiniz.
*
Sofranızda mutlaka sebze yemeği ve yeşillik bulundurunuz.
*
Yemek sonunda mümkün mertebe unlu tatlılar yerine taze meyve yeyiniz.
*
Salata ile yenen etli ve hamur işi yemeklerin hazmı daha kolay
olduğundan, bilhassa akşam yemeklerinde salata bulundurunuz.
Organik Hastalıklara Bağlı Hazımsızlık:
* Yemeklerden hemen sonra veya bir saat içinde ortaya çıkan
hazımsızlık belirtileri safra kesesi yetmezliği, gastrit, mide
ülseri ve kanseri gibi hastalıkların işareti olabilir.
* Yemeklerden birkaç saat sonra gelişen rahatsızlıklar oniki
parmak barsağı ülserini ve pankreas yetmezliğini düşündürür.
* Geceleri ortaya çıkan hazım şikayetlerinde ve arka üstü yatıldığı
zaman kendisini gösteren mide ağrılarında ise pankreas kanseri
veya mide fıtığı şüphesini kuvvetlendirir.
* Kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği (üremi), akciğer veremi
ve her türlü kanser vakalarında da hazımsızlık şikayetleri görülebilir.
Ne
Yapmalı?
*
Hazımsızlıktan şikayet eden kimse, beslenmesine Dikkat ettiği
halde rahatsızlıkları devam ediyor ise; mutlaka bir doktora muayene
olmalı, gerekirse teşhis için film çektirmeli ve testler yaptırmalıdır.
*
Eğer muayene neticesinde hazımsızlığın fazla mide salgısından
kaynaklandığı tesbit edilirse; buna “asitli dispepsi” adı verilmektedir.
Yemeklerden bir iki saat sonra midede ağrı, yanma, kazıntı ve
basınç şeklinde kendisini belli eder. Ekşi geğirmeler, ağız ve
boğazdan gelen gazlardan dolayı yanmalar, bazan da ekşi kusmalar
fazla mide asitini işaret ederler. Tedavi, mide asitini artıran
yemeklerden uzak durmaya yöneliktir. Tuzlu, şekerli, baharatlı
yemekler, et konserveleri, kızartmalar, çay, kahve sigara ve alkol,
çiğ soğan bunların başında gelmektedir. Et, yumurta, taze peynir,
süt gibi proteinli yiyeceklerle tuzsuz ve az yağlı yemekler perhiz
için faydalı gıdalar cinsindendir.
*
Muayene neticesinde hazımsızlığın sebebi yetersiz mide salgısından
kaynaklandığı tesbit edilirse, buna “asitsiz dispepsi” adı verilmektedir.
Yemeklerden sonra bir-iki saat müddetle midede ağırlık hissi duyulur.
İshal ateş nöbetleri ve başağrısı görülebilir. Dışkı çok pis kokar.
Asitsiz
dispepsi’de iyi pişirilmek şartı ile her türlü et verilebilir.
Yumurta, rafadan, tavada pişmiş veya çorba içinde yenebilir. çorba
yağsız ve bol tuzlu olmalıdır. çay, kahve, baharat serbesttir.
Ekmek, tercihen bayat ve kızarmış halde yenmelidir. Beden hareketleri,
kısa yürüyüşler ve temiz hava da çok faydalıdır.
Sporcuları Mağlub Eden Hasta:
Beslenme
uzmanı Dr. Wolfgang Juhre anlatıyor: “Fletscher adında bir Amerikalı, hayat sigortası yaptırmak
için müracaat ediyor, sigorta şirketinin doktorları kendisini
muayene ettikten sonra, sağlığının ileri derecede bozuk olduğunu
sebep göstererek müracaatını kabul etmiyorlar. Fletscher, bu duruma
çok üzülüyor. Amerikalı doktorlar derdine çare bulamıyorlar Bir
arkadaşı ona Almanya’da yaşayan bir halk hekimini tavsiye ediyor.
Zavallı adam, derdine çare bulmak ümidiyle Bavyera’nın ücra bir
köyünde, iddiasız bir hayat süren bu yaşlı halk hekimine gelir.
Derdini anlatır. Hekim, bol posalı yiyeceklere dayalı, tabii bir
beslenme rejimi uygular. Her lokmayı, sıvı hale gelinceye kadar,
iyice çiğnemesini şart koşar. Hasta, inanmadığı halde, yaşlı hekimin
söylediklerini aynen yerine getirir. Kısa zamanda sağlığına kavuşur.
Koşulara ve bisiklet turlarına katılır. Bir gün Paris’e müsabakalara
katılmak üzere Amerika’dan bir kürek takımının geldiğini öğrenir.
Takımdan iki sporcuyu da şahsen tanımaktadır. Hemen Paris’e hareket
eder. Eski arkadaşlarını karşılarında sapa sağlam gören sporcular
gözlerine inanamazlar. Fletscher, ne kadar sağlıklı olduğunu ispat
etmek için onları 250 km.lik bir bisiklet yarışına davet eder.
Sporcular, kendilerinden 25 yaş büyük olan sıradan birinin böyle
meydan okumasına hayret ederler.
Yarış
başlar. İki sporcu turu tamamlayamadan trenle geri dönerler. Fletscher
yarışı bırakmaz. Turu tamamlayarak start yerine bisikletinin üzerinde
gelir.
Bu
hikayeyi, 65 yaşındaki, kalp ve damar hastalıklarından şikayetçi
bir hastama anlattığım zaman hiç de inanmış görünmüyordu.
-Fletscher’in
yaptığını denemek istemez misin? dedim.
Biraz
düşündükten sonra:
-Tamam
doktor, dedi, ne istersen aynen yerine getireceğim.
Tavsiye
ettiğim listeye uyacağına ve her lokmayı sulu hale gelinceye kadar
iyice çiğneyeceğine söz verdi. İlk geldiği gün, muayenehanemin
merdivenlerini ancak üç sefer dinlenerek çıkabildiğini söylemişti.
İki
hafta sonra, hastam, çok çiğnemekten çenelerinin yorulduğunu ve
ağrıdığını söyleyince; “vazgeçmek yok, söz verdin, devam edeceğiz”
dedim.
-Zaten
ben de vazgeçmek niyetinde değilim, bu işi bırakırsam arkadaşlar
alay ederler, dedi.
Dört
hafta sonra, bu hastam, muayenehanemin merdivenlerini hiç dinlenmeden
çıkabildiğini söylüyor; sevincini dile getiriyordu. Altı ay sonra
ise, iş yerindeki arabalara sandık yüklemeye başladı. Ağır süt
güğümlerini tek başına yüklenerek fabrikaya taşıdığını gören arkadaşları
gözlerine inanamamışlar. Hastamın sağlığına kavuşması, hiç de
mucize cinsinden bir olay değildi. O, sadece, bu medeniyet çağında
çoklarının ihmal ettiği bir sağlık kuralını yerine getirmişti:
“Tabii beslenmek ve lokmayı iyice çiğnemek.”
En Pahalı Yiyecek En Besleyici Değildir.
Bir
kalp ve damar hastalıkları uzmanına gittiğiniz zaman, size ilk
tavsiyesi, tereyağı, et, süt, yumurta ve peynir gibi hayvani gıdalardan
uzak durmanızı söylemek olacaktır. Neden, çünkü bu gıdalar bol
miktarda “kolesterin” ihtiva etmektedirler. Nasıl ki, kireç ve
pas zamanla su borularının iç cidarına yapışarak daralmalarına
sebebiyet veriyor ise; kolesterin de insan vücudundaki atardamarların
cidarlarında birikerek onların daralmalarına yol açmaktadır. Kalp
mütehassıslarının üzerinde ittifak ettikleri husus, günde aldığımız
yağ miktarının 60 gramı aşmaması gerektiğidir.
Bütün
bunlar doğrudur... Doğrudur da, çare nedir? Bu yiyeceklerden uzak
durmak mı? Böyle yaptığımız taktirde kolesterin tehlikesinden
kurtulmuş mu olacağız? Son araştırmalar, maalesef, bizi bu sorulara
“hayır” cevabı vermeye zorluyor...
İsterseniz
önce “kolesterin”in ne olduğunu anlatalım: Kolesterin yağ tabiatında
(lipoid) bir maddedir. Zannedildiği gibi, sadece kanda bulunmaz.
Dokularda ve deri altında da bulunur. Deri altındaki kolesterin
bilhassa çok önemlidir. Eskiden D vitaminini yiyeceklerden aldığımızı
kabul ediyor ve öyle zannediyorduk. Halbuki araştırmalar ilerleyince,
güneş ışığına maruz kalan insan derisinin depo edilmiş olan bu
kolesterini D vitaminine çevirdiği ortaya çıktı. Bilhassa çocuklarda
kolesterin eksikliği veya güneş ışığından mahrum kalması neticesi
“İngiliz Hastalığı” dediğimiz D vitamini eksikliği görülmektedir.
İğne veya toz halinde verilen sentetik D vitamini maalesef bu
hastalığın iyileşmesine bir faydası olmadığı gibi, metabolizma
bozukluklarına sebebiyet vermektedir.
Demek
ki, kolesterin sanıldığı gibi vücuda zararlı değil; gerekli bir
maddedir. Her şeyin fazlası zarar olduğu gibi, elbette bu maddenin
fazlalığı da vücut için ve bilhassa atar damarlar için iyi değildir.
Ayrıca, vücudumuz öyle mükemmel programlanmış bir makinadır ki;
biz istediğimiz kadar yağları azaltalım veya hiç yağ yemeyelim
karaciğerimiz vücuda lazım olan kolesterini kendisi imal ediyor.
İmal ettiği kolesterinin bir kısmını kan yolu ile dokulara ve
alt deriye gönderirken bir kısmını da safraya (ödsuyu) dönüştürüyor
ve safra kesesine akıtıyor. Safra kesesinden barsaklara geçen
ödsuyu burada yağların sindirilmesine yardımcı oluyor. Bakterilerin
hücumuna uğrayan kullanılmış safra, litolasit ve kanserojen maddelere
ayrışıyor. Litolasit zehirli bir madde olup barsaklar yoluyla
tekrar karaciğere dönüyor ve tekrar kolesterin imalinde kullanılıyor.
Kanserojen maddeler de bir miktar fazla litolasitle birlikte kalınbarsakta
dışkıya karışıp vücuttan dışarı atılıyor. Ancak bu işlem pek öyle
kolay gerçekleşmiyor. İşte konumuzun can damarı da burasıdır...
Sanayileşmiş
ülkelerin insanı, konsantre edilmiş (posasından ayrılmış) yiyeceklerle
beslenmeye alıştırılmış. Kepekli kara ekmek, geri kalmışlık alameti
sayılıyor. Medeni insan elma, armut, ayva gibi daha nice güzelim
meyveleri ısırarak yemeyi unutmuştur. O meyveyi yemez; suyunu
içer. çünkü ona, “vücuda yarayışlı olanı suyudur, gerisi posadır”
diye telkin edilmiştir. Kendi evinde yemek pişirecek vakti yoktur.
Ya dışarıda yer ya da fırına atılmaya hazır yemekleri (ready to
cook) tercih eder. Avrupalı genç, ayakta yediği bir hamburger
ve üzerine içtiği koka kola ile öğün geçiştirir. çikolata, pasta,
şekerleme ve binbir çeşit tatlılar Avrupalı insanın hayatının
bir parçası olmuş. Sanayi patronları, hazır yemeye alıştırdığı
bu insanların sırtından milyarlar kazanıyor. Ne yiyeceğine ve
nasıl yiyeceğine kendisi değil; fabrika sahipleri karar veriyor...
En Lezzetli Yemek En Besleyici Yemek Değildir.
Bugün,
Avrupa ülkeleri ve Amerika pahalı beslendiği halde, bu memleketlerde
kalp ve damar hastalıkları, aşırı kilo, sindirim bozuklukları,
hiper tansiyon, metabolizma bozuklukları ve ruhsal hastalıklar
devamlı bir artış gösteriyor. Tonlarca ilaç tükettikleri ve modern
hastahaneler hizmet verdikleri halde bu hastalıkların önü alınamıyor.
İnanması güç ama; sanayi devriminden bu yana Avrupalı ve Amerikalı
insanda kalp ve damar hastalıkları yüzde sekizyüz artış göstermiştir.
Bağırsak hastalıklarından ölenlerin sayısındaki artış ise yüzde
altı yüz... Şişmanlık ve kalp sektesi, 1900’lü yıllarda “zengin
hastalığı” iken; bugün yaygın bir medeniyet hastalığı halini almıştır.
Kalınbağırsak şişmesi ve kabızlık Avrupalı insana 1900’den sonra
musallat olmuştur.
Bu
rakamları bize veren sağlıklı beslenme uzmanı Dr. Wolfgang Juhre
diyor ki: “ Geri kalmış ülke adını verdiğimiz Afrika’da saydığımız
bu hastalıklara rastlayamazsınız... çünkü Afrikalı insan tabii
besleniyor. Bol bol posalı yiyecekler yediği için cildi güzel,
dişleri sağlam, barsakları cilalanmış gibi pırıl pırıldır.”
Bir
başka “sağlıklı beslenme” uzmanı olan ve ciddi araştırmaları ile
tanınan Alman Dr. Schnitzer, Dr. Juhre’yi destekleyici tespitlerde
bulunuyor: “Medeniyet hastalıklarından kurtulmak istiyorsanız;
doktora taşınmaktan, laboratuarlarda üretilen sentetik ilaçları
tüketmekten vazgeçiniz. Fabrika malı olan hazır, konsantre yiyecekleri
boykot ediniz. çünkü Afrika’da ve Hindistan’da yaptığım araştırmalarda
Avrupa malı yiyeceklerle ve kepeksiz beyaz ekmekle besleyip müşahede
altında tuttuğum yerlilerin bizdeki medeni hastalıklara yakalandıklarını
müşahede ettim. Keza Avrupa malı yiyecekleri tüketmeye alışmış
olan Afrikalı yöneticilerde de medeniyet hastalıkları olduğunu
bizzat gördüm. Size tavsiyem şudur: İri öğütülmüş kepekli undan
yapılan “kara ekmek” yiyiniz. Elmayı, ayvayı, armudu ısırarak,
kabuğu ve çekirdeği ile birlikte yiyiniz. Sofranızda daima yeşillik,
çiğ sebzelerle yapılmış salata bulundurunuz. Bol sebze yemeği
yeyiniz. Baklagiller sandığınız gibi fakir yemeği olmayıp zengin
birer protein kaynağıdırlar. Yulaf çorbası bulgur pilavı hem besleyici
hem de bol posalı barsak dostlarıdırlar. Posalı yiyecekler, karaciğer
yoluyla barsaklara inmiş olan kolesterin ve zararlı kimyevi maddeleri,
bakterilerin parçalamasına ve barsaklar tarafından tekrar emilmesine
fırsat vermeden dışarı atarlar. Afrikalı insan bu zararlı maddeleri
bir günde dışarı attığı halde; Avrupalı insan
-posasız yiyecekler yediği için- bu zararlı maddeleri üç
gün müddetle barsaklarında tutuyor; dışarı atamıyor. Bu uzun müddet
içersinde, ayrışan zararlı maddeler barsaklar tarafından tekrar
emilerek kana karışıyor. Ondan sonra tehlikeli medeniyet hastalıkları
ortaya çıkıyor. Tıp uzmanları kabul etmeseler de bir iddiada daha
bulunacağım: Bana göre, çoğu ruhsal hastalıkların temelinde de
yanlış beslenme yatıyor...”
Sağlıklı beslenme uzmanı Dr. Wolfgang Juhre’nin bir hatırası ile
konuyu bağlamak istiyoruz. Juhre anlatıyor: “Bir gün muayenehaneme
karısının yardımı ile ancak yürüyebilen bir hasta geldi. Titriyor
ve ayakta zor duruyordu. öylesine solgun ve zayıftı ki, adeta
canlı bir iskelet gibiydi. Daha önce gittiği doktorlar “bağırsak
ve karaciğer hastalığı” teşhisi koymuşlar. Verdikleri perhiz ve
ilaçlar onu daha da fenalaştırmış. Zavallı hiçbir şey yiyemediğinden;
yediği şeyleri de kustuğundan şikayet ediyordu. Beraberinde getirdiği
reçeteleri ve ilaçları aldığım gibi çöp sepetine attım. Adam önce
şaşırdı. Ancak iyi bir hekim olduğumu duyduğu için ses çıkarmadı.
Hastamın hanımı ile birlikte gelmesine sevinmiştim. çünkü mutfak
işleri hanımları ilgilendiriyordu. Onlara önce “Schnitzer Metodu”nu
anlattım. Ancak bu metotla yani tabii beslendikleri taktirde sağlıklı
yaşayacaklarını izah ettim. İlk iş olarak bir el değirmeni temin
etmelerini söyledim. Kadın, “el değirmenini nereden bulalım!”
diye itiraz edince şu tavsiyeyi yaptım: İki kaşık yulaf ezmesi,
iki kaşık buğday tanesi ve iki kaşık buğday kepeğini bir bardak
soğuk suda akşamdan ıslatın. Gece boyunca mutfakta açıkta beklesin.
Dolaba koymayınız. Sabahleyin üzerine bir yemek kaşığı saf limon
suyu ilave ediniz. Sonra bir elmayı kabuğu ile birlikte püre yapıp
bunu da katınız ve kaşıkla iyice karıştırınız. İşte size şahane
bir sabah kahvaltısı... Afiyetle yiyiniz. öğle yemeğinde yulaf
ezmesi çorbası tavsiye edeceğim. Mümkünse çorbayı yağsız pişiriniz.
Bol ot ve baharatla tatlandırınız. Bu çorbayı akşam yemeği olarak
da yiyebilirsiniz. Yatmadan önce bir bardak da şifalı çay içtiniz
mi tamamdır.”
“Ancak
bir fakire veya münzeviye yakışacak böyle bir yemek tarifi yaptığım
için karı-koca oldukça şaşırdılar. Adamcağız, “ne yapalım, başka
çaremiz kalmadı, mecburen katlanacağız” der gibi yüzüme baktı.
“Daha bitmedi!” dedim ve ilave ettim: “Buraya kadar anlattıklarım
beden sağlığınıza ait şeylerdi. Halbuki ondan daha önemli olan
ruh sağlığıdır. Ve sordum: “Allah’a inanır mısınız?” İkisi de
iftiharla “elbette inanırız!” dediler. “O halde işimiz kolaylaştı”
dedim ve devam ettim: “Ruh sağlığı olmadan beden sağlığı muhafaza
edilemez. Hekime gelecek kadar sağlığınız ve derdinize çare aramayı
düşünecek kadar aklınız var. Yine anladığım kadarıyla kimselere
muhtaç olmayacak kadar maddi bir gelire sahipsiniz. Bütün bu nimetleri
verene şükretmelisiniz. çünkü şu saydıklarıma sahip olamayan o
kadar çok zavallı insanlar var ki... Sahip olamadıklarınıza üzüleceğinize,
sahip olduklarınıza şükredip sevinmelisiniz. Allah’tan ümidini
kesmeyen O’ndan sıhhat ve afiyet niyaz eden, sıhhat bulur. Allah’tan
ve iyileşmekten ümidini kesen bir hastaya hiçbir hekim yardım
edemez...”
“İkisi
de rahatlamış ve bana emniyet etmiş olarak, teşekkür edip evlerine
döndüler. Bir hafta sonra beni görmeye geldikleri zaman, hastamın
artık kendi başına yürüyebildiğini; yüzüne kan ve neşe geldiğini
memnuniyetle müşahade ettim. Bakışlarındaki o ümitsizlikten eser
kalmamıştı. Titremiyordu ve yorgun görünmüyordu. Ben daha memnuniyetimi
ifade etmeye fırsat bulamadan karısı atıldı: “Doktor, dedi, tavsiye
ettiğiniz kahvaltıyı kocamla birlikte yedik. çok hoşumuza gitti.
Yine tavsiyenize uyarak her gün verdiği nimetlerden dolayı Allah’a
şükredip sağlığımız için dua ettik. Ne yapıp edip bir el değirmeni
bulmaya karar verdik. Ne olursunuz, bize sağlıklı beslenme konusunda
daha geniş bilgi veriniz. Size bir haberimiz daha var: önümüzdeki
yaz, bir akrabamızın çiftliğine tatile gitmeyi kararlaştırdık.”
“Bir
hastamın sadece bir haftalık tabii beslenmesi gösteriyor ki, iyi
beslenmek demek pahalı yiyecekler yemek değildir. çok ucuza çok
iyi beslenmek hem de sağlıklı beslenmek mümkündür.”
üniversite
sıralarında, bir hocamız, Anadolu’nun kırsal bölgelerinden alınan
kan örneklerinde yüzde 350 miligrama varan kolesterin bulduklarını
ve bu insanların nasıl olup da damar ve kalp hastalıklarına maruz
kalmadıklarına hayret ettiğini söylemişti. çünkü Avrupa kaynaklı
kitaplarda kolesterin oranının yüzde 300’ü geçmesi halinde mutlaka
kalp ve damar hastalıkları yapacağı kaydediliyordu. O gün için
cevabını bulamadığımız bu sorunun izahı şimdi gayet açıktır: Anadolu’da
kırsal bölgenin insanı et yiyor, süt içiyor, yumurta, tereyağı
ve peynir yiyor. Kanındaki kolesterin oranının yüksekliği bundandır.
Bunu biliyoruz. Ama bilmediğimiz gerçek şudur: Kırsal bölgenin
insanı, köy değirmenlerinde öğüttüğü kepekli undan, kendi tandırında
kendi eliyle pişirdiği “kara ekmeği” yiyor. Yine kendi kazanında
haşladığı buğdayı dibekte dövererek keşkeklik yapıyor. El değirmeninde
öğüterek bulgur yapıyor. Bahçesinden topladığı yeşil sebzeleri,
nohutu, mercimeği, kuru fasülyeyi yiyor. Tarhana çorbası içiyor.
Kendi evinin önündeki ağaçtan topladığı taze meyveyi ısırarak,
kabuğu ile birlikte yiyor. Kısacası tabii besleniyor. Fabrika
mamülü olan kanserojen muhtevalı suni yiyecekler yemiyor. Midesi,
barsakları posasız kalmıyor. Böylece karaciğerden ve öd kesesinden
inen zehirli maddeler beklemeden vücuttan atılıyor.
İşte
Anadolu insanının sıhhatli yaşamasının sırrı budur. Tekrar ediyoruz:
Pahalı yiyecek demek, besleyici ve sıhhatli yiyecek demek değildir.
Yeri gelmişken anneleri uyarıyoruz: çocuklarını hazır mamalarla,
çikolata, şekerleme ve bisküvi ile beslemeye özenmesinler. Zavallıların
barsaklarını tenbelleştirip sık sık hastalanmalarına sebep olmasınlar.
|